Gezi Günleri O zamanlar büyük bir mutlulukla aldığım reno spring 93 modeli aynı bisiklet gibi çok rahat kullanbiliyordum…42 SV 833 plaka gri renkte idi. Temmuz 96 da 20 günlük senelik iznin ilk günü konyadan afyona doğru yola çıktık. Akşehirden geçerken benden önce cilt uzamnı olup akşehire yerleşmiş dr. Süleyman dönmeze uğramadık.1 hafta önce 2 gün kalmıştık orada. Biraz kent gezintisi hıdırlık tepesinden akşehire bakış .çim halı sahanın kenarında müzikli bir resatoranda akşam yemeği filan derken akşehir hatırasını doldurduk. Boşalmış bir alan kalmayınca 1 hafta içinde, çay ve sultandağı ilçelerinin içinden afyona ulaştık. Arabada eşim ve ben. Bazen termos içinden çay alıp yolculuğa devam ediyoruz. Sultandağından geçerken aklıma kiraz değil süleyman çobanoğlu geldi.kanal7nin genel koordinatörü olan bu şairimiz ve televizyoncumuz sultandağından. Daha sonraları afyon başmakçılı bir doktor arkadaşdan ilginç bir anekdot dinledim. Süleyman çobanoğlu ile afyon lisesinde yatılı okumuşlar bir müddet, süleyman çobanoğlu haylazmış,borç alıp takarmış arkadaşlarına. Yani yalan söyleyecek biri değil arkadaş lisedeyken böyle imiş herhalde. Ama ben süleyman çobanoğlunu şiirler çağla isimli kitabına markette göz gezdirirken son sayfalarda yer alan Türkçem şiirini ( Bağbancı ben baharda kafkuleye giderken
Bağına bir cevherini verdim idi ne ettin Mahzenine bakındım mahzen boş kova dirgen Ben ona ne zorlukla erdim idi ne ettin… Ben onunçin ne belalara katıştım Yetmiş dilli şeytanla yetmiş kere çatıştım Ben onla dellendin ben onunla yatıştım Ne kibirli beyleri yerdim idi ne ettin..
okuyup gözlerim sulanınca değerlendirdim. Bu şiiri gazetelerde ingilizce kursunun ‘’ siz hala annenizin dilini mi öğreniyorsunuz ‘’’şeklindeki aşağılık bir reklam cümlesini okuyunca yazmış herhalde…O günden bu yana bir çeşit hayranlık uyandırdı hala da devam eder.
Afyona gelince yol kenarındaki eski bir camide öğle namazı kıldık. Tuvaletleri gelmiş geçmiş en pis tuvaletler olarak hafızamda yer aldı. Yüzlerce sineğin arasından saniyeler içinde kaçtım. Kaleye çıkıp şehre bir temaşa eyledik. Kuru bir şehir ama nedense afyonlu arkadaşlar gönlümde şirin bir yer edindiğinden bozkır havası şehirden hoşlanmama engel olmadı. Öğle sonrası kütahya yoluna vurduk. 90 km yolumuz var. Kavşakta o zamanlar özdilek var mıydı şimdi hatırlayamadım ama 99 da ıspartada askerliğimi yaparken memlekete gidişlerde özdilekte mercimek çorbası alışkanlığı kazanmıştık.
Kütahyaya ilk kez gidiyorduk. Orada ankaradan ev arkadaşı fizyoterapist ahmet güneşle sözleştik. Şehre vardık. Şehrin 5 km girişinde çam ağaçları hoş bir görüntü vermişti. Merkezde bir yerden ahmeti aradım beni buldu . ahmetle aynı yaştayız. Evde çay içerken salonun köşseine oturmayı adet haline getirdiğinden fatih çağlak isimli arkadaş buna köşe ahmet lakabı takmıştı. Bu ahmetin ilginç özelliklerinden birisi geceye yakın patates kızartması yapmasıydı. Hep beraber yerdik. Zaten bu adetler yüzünden ben üniversiyeteye 57 kg başlayıp 67 kg bitirdim.sık sık da pazartesi Perşembe oruç tutardı bu.kırım tatarlarındandı. Yıllar sonra birgün karabük e geldi. Tesadüf ben nöbetçiydim. Hastaneye geldiler. Sevgili kardeşim dr. Erdal biber hastaneye kadar getirdi. Eski günleri geçen yıl da anımsamışdık berbaer.neyse…evine gidip hoş beş derken yemek sonrası hisara çıkıp çay içtik resim çektik. Kütahya dar bir alana iyi sıkışmış kalabalık bir şehir. 170 bin nüfüs az sayılmaz yani.ertesi gündüz seramik peşinde koştuk hatta çinili cami de bunlar arasındaydı. Kütahya sonrası hedef bursa. 180 km yolumuz var. Yeni yapılmakta olan yoların tozu dumanı arasında bursanın yeşilliğin habercisi bir tepeden ovadaki rengarenk cümbüşü seyre daldık resimler aldık. İnegölün içinden geçip bursanın geleni ilk karşılayan kalabalaık taşıt trafiğinde bulduk kendimizi.imam hatipten sınıf arkadaşımız mehmet yalçınkaya bursa da öğretmendi. Sonraları istanbula tayin oldu. Kültür üni. Hukuk fak. ni de bitirdi.Güzel bir gün geçirdik beraber, aynı ana bacanağı bir astsubay da onlar da misafirdi. Biraz rahatsız etmiş gibi olduk ama idare ettik napalım..bursadaki o mahalle ben de istanbul şehremini fatih civarını hatırlattı boncuk dış kaplamalı birbirine yaslanmış evler. Özdilek marketinin çim sahasında piknik yapar gibi saatler geçirdik ,akşam saatlerinde yalova istanbul istikametine yöneldik. Akşam araba kullanmam ıstırap içinde oluyordu. Gözüm kamaşıyor , gündüze göre iki kat yoruluyordum. Saat 22 gibi yalovaya geldiğimde daha ileri gitmekten vazgeçtim. Şehir merkezinde fatih oteli adında bir yer bulup uyuduk. Orta şekerli bir yerdi,temiz gibi görünse de zedelenmiş rahat ettirmeyen yatakları vardı, wc filan hadi idare eder diyelim.
Ertesi sabahın sisli kasvetinde istanbula yola koyulduk. Topçular iskelesinden feribota binip eskihisarda inip tuzlada ablamın evine vardık oh be dedik..birkaç gün dinlenme sonrası hooop tekirdağına çerkezköy e ama istanbulun trafiğinden korkup otobüsle gittik. Topkapı otogarında hıyarın birinin yüzünden çerkezköy yerine çorluya gönderdi bizi. ,oradan münibüsle çerkezköye. Emlak konutlarında teyzemiz oturuyordu.2 gün çorap fabrikaları 15 nüfuslu minik bir ilçenin içi dışı çevresi piknik vs. amaç akraba ziyareti ,idare ettik…dönüş sefaköy …eşimin liseden arkadaşı gülenay a ve dost canlısı eşi irfanları ziyaret. Şirin bir çatı katında kalıyorlardı. Güzel bir evdi. Beraber eminönü ve kadıköy gezdik. Oradan çift katlı otobüse binip irfandan ayrıldık.tuzlada geçen 1 akşamın ardından karabük e doğru ama yolda abant yazısı beni tahrik etti 19 km sağa sapıp göl kenarında bir tur ,yol kenarlarında sucuk ekmek yeyip yola devam. Bolu çıkışı 2 şişe bal alıp geredeye dönüş ,köy peyniri alıp akşam karabük…hasret giderme vs. birkaç gün…liseden arkadaşlar öğretmenler…ardından günübirlik kastamonuya hareket .., bir yeşilliğin içinde ızgara köfte ile öğle yemeği. Bu kez yanımızda anne ve babam da var… şeyh şabanı velinin türbe ve camisi ,aşık paşa ,nasrullah camisi mehmet akifin vaazını anımsama…
O günlerden hatıramda kalan , şeyh şabanı veli hazretlerinin türbe duvarına asılı panodan hayat hikayesini olurkeb yarısına gelmeden beni bir ağlamakrizi tuttuğu… kendimi durduramadım niçin birinin hayatını okurken böyle oldu, bilemem, 10 dk da zor durdum, türbenin arkasına kaçıp zaptoldum . Bu yazıyı 24 Aralık 2005 günü akşam 22 de yazıyorum. Aklımda kalan ayrıntılarıyle beraber,bilgisayarımda çok eskilerden kalan müzikler çalıyor, la cucharacanın 4 versiyonunu dinledim. Julio iglesias, enrico masias,francis goya, johnny guitar,portofino , rusa halk şarkıları,hasta siempre ,grup yorum sıyrılıp gelen…vs. masa lambası yandan loş bir aydınlık sunuyor , hafiflemiş bir ruh dinginliğinde keşke daha fazla ,mutluluk veren maziden ayrıntılar nakledebilseyim…
1997 yazı benim bundan sonra 4-5 kez daha yapacağım hızlı Türkiye turlarının ilki oldu…sonrakileri umarım daha ayrıntılı yazacağım…zamanın yaklaşmasıyla ince öyküler daha çok yer bulacak…

Habibullah Aktaş…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here